Odatv Washington’da izledi… Rush’ın kulisine girdik: Sohbette gündem Türk müziği
Rock müziğinde yaşlanmak bir ayıp değil. Hatta bazı gruplar zamanla daha da efsaneleşiyor. Ancak bir noktadan sonra akıllarda şu soru belirmeye başlıyor: Geçmişin unutulmaz parçalarını yeniden çalmak mı, yoksa bu şarkıların neden nesiller boyunca yaşamaya devam ettiğini bir kez daha dinleyicilere hissettirmek mi?
Rush, Washington D.C.’deki Fifty Something turnesinde ikinci yolu tercih etmiş.
Ve gerçeği söylemek gerekirse, eski ustaların arasından sıyrılmak için artık sadece daha yüksek sesle çalmak yeterli olmuyor. Biraz daha iyi çalmak, biraz daha cesur olmak ve seyircinin zekâsına güvenmek gerekiyor. Rush’ın elli yılı aşkın süredir yaptığı tam olarak bu.
1968’de Toronto’da başlayan yolculuk, günümüzde hâlâ dünyanın dört bir yanındaki insanları aynı şarkılar etrafında buluşturabiliyor. 2112 ile progresif rock’ın sınırlarını zorlayan, Moving Pictures ile karmaşık müziği milyonlara tanıtan ve Tom Sawyer ile Limelight ile kuşakların hafızasında yer eden bir grup bu.

Rush hiçbir zaman yalnızca üç yetenekli müzisyenin birleşimi olmadı. Geddy Lee’nin bas gitarı, Alex Lifeson’ın gitarı ve Neil Peart’ın davulu, üç farklı enstrümandan çok daha fazlasını oluşturuyordu. Bazen bir senfoni orkestrasının derinliği kadar katmanlı, bazen bir yumruk kadar sert ve bazen de yüreğe dokunan hüzünlü cümleler gibi olabiliyorlardı.
Üstelik bu sanatçılar kendilerini tekrar etmenin rock dünyasında en rahat pozisyon olduğunu asla kabul etmediler.
Washington’da bu kez yalnızca izleyici olarak bulunmadım. Geddy Lee ve Alex Lifeson’la sohbet etme fırsatı buldum; turnenin sahne arkasına, o büyük organizasyonun mutfağına da girdim. Gördüğüm şey, sahnedeki müzikal etkinin neden hâlâ bu denli güçlü olduğunu anlamama yardımcı oldu.

Karşımdaki prodüksiyon çağın en gelişmiş konser teknolojilerinden faydalanıyordu. Görüntüler, ışıklar, ses sistemi ve video düzeni son derece etkileyiciydi. Ancak grubun özellikle önemsediği bir ilke vardı: Makine yardımcıydı; müziğin gerçek sahibi insan olmalıydı.
Işık operatörü müziği takip ediyor, ses teknisyeni salondaki sesi anbean dinliyordu; video ekibi görüntüleri müzikal akışla harmanlıyordu. Teknolojinin tüm olanakları kullanılıyordu ama canlı performansın insan refleksine ve müzikal sezgiye dayanan yönü korunuyordu. Her şeyi tek bir timecode’a bağlamak yerine, müziğin o gece kendi ritmini yakalamasına olanak tanınıyordu. Alex ve Geddy’nin talepleri doğrultusunda ışıklar, ses ve videolar her şey elle kontrol ediliyordu.
Bunu görünce insan ister istemez düşünüyor: Demek ki en ileri teknolojiye sahip olmakla insanı teknolojinin arkasında gizlemek aynı şey değilmiş!

Rush’ın esas büyüklüğü de burada yatıyor. Bu grup sadece müziği çalmadı; her dönem yeniden değerlendirdi. Neil Peart’ın olağanüstü davulculuğunun yanı sıra yazdığı sözler de Rush’ı diğerlerinden ayırdı. Subdivisions’daki yalnızlık ve dışlandığı hissi, Limelight’taki ünlü olmanın bedeli, 2112’de birey ile otorite arasındaki çatışma… Peart bazen hepimizin bildiği gerçekleri öyle cümlelerle ifade etti ki insan kendini tokat yemiş gibi hissetti.
İyi rock müziği yalnızca kulağa değil, düşüncelere de hitap eder. Rush bunu biliyordu.
Peki, Neil Peart artık aramızda yokken bu hikaye nasıl devam edecekti?
İşte Fifty Something turnesinin duygusal ağırlığı burada başlıyor. Geddy Lee ve Alex Lifeson yıllar süren bir aranın ardından yeniden sahne aldılar. Yanlarında Peart’ın mirasını taşımak gibi neredeyse imkânsız bir sorumluluğu üstlenen Anika Nilles vardı. Onun görevi Neil Peart’ın kopyası olmak değil; bu müziğin ritmik zekâsını kendi tarzıyla yaşatmaktı.
Ve seyirci geldi; hem de yalnızca eski günleri hatırlamak için değil.

Washington’da binlerce insan şarkılara hep birlikte eşlik ediyordu. Bazı davul geçişlerinde eller aynı anda havaya kalkıyor; salonun tamamı ritmi taklit ediyordu. Bir anda seyirci sadece konseri izleyen kalabalık olmaktan çıkıp müziğin içine karışan dev bir topluluğa dönüşüyordu.
İnsanın içinden gülmek geliyor: Bu kadar kişi aynı anda Rush ritmini tutturabiliyorsa demek ki progresif rock düşündüğümüz kadar azınlık sporu değilmiş!
Turnenin yoğun ilgisi yeni tarihlerin eklenmesiyle birlikte büyüyen konser programının da parçasıdır. Bugün büyük isim olmak başka; yıllar sonra tekrar yola çıkarak insanları aynı heyecanla salonlara çekebilmek apayrı bir başarıdır. Eski parçaları çalmak nostalji yaratabilir; ancak o şarkıları bugün hâlâ canlı tutup heyecan verici hale getirmek başka bir ustalık gerektirir.
Sohbetimiz sırasında Alex’e Türk müziğinin koma sesleriyle zenginleşmiş hüzünlü melodilerinin perdesiz gitarla buluşmasının yaratabileceği güzelliği anlattım. Yeni kayıtlarında bu ses evrenini keşfetmesi için ona kişisel önerilerde bulundum; farklı kültürlerin birbirine yeni kapılar açabileceğinden bahsettim.

Zira Rush’ın kariyeri bize önemli bir ders veriyor: Büyük sanatçı yalnızca kendi alanında en iyisi olan kişi değildir; bilmediği evrenlere de meraklı olabilendir.
Washington gecesinden ayrıldığımda aklımda tek bir düşünce kaldı: Rock dünyasında birçok büyük grup var; her biri kendine ait tarihi ve unutulmaz eserleriyle dolu fakat Rush’ı farklı kılan şey geçmişte yaptıkları değil; bugün hâlâ ne yapabildiğidir.
Neil Peart’ın yokluğunu kabul ederek geçmişin gölgesinde kalmadan teknolojiye teslim olmadan ve kendini tekrar etmeden yeniden sahne almak…
Bunun adı sırf nostalji değildir; bu saf müzikal karakter meselesidir.
Sokağa adım attığımda aklımda netleşen tek gerçek ise şuydu: Rock dünyasında pek çok önemli isim var; hepsinin görkemli geçmişleri ve unutulmayan hitleri bulunuyor ama Rush’ı zirveye taşıyan şey geçmişteki başarıları değil; yarım asrı aşan süre zarfında bugün hâlâ yapabildikleridir.
Neil Peart’ın yokluğunu kabullenerek geçmişe takılı kalmadan ruhsuz teknolojinin pençesine düşmeden ve kendini tekrarlamadan o sahneyi doldurabilmek…
Bunun adı piyasa başarısı değildir; bunun adı safi sanatsal etikettir.
Rush’ın konserinde insanlar rock müziğinin geleceğine dair tüm kaygılarını geçici olarak unutabiliyorlar çünkü sahnede hâlâ merak eden, risk almaktan çekinmeyen dinleyicilerine güvenen ve her notanın ardında derin düşünceler barındıran bir grup var.
Aynı zamanda salonun tamamının senkronize şekilde davul ataklarına katıldığı anlar…
Böyle anlarda anlıyorsunuz ki bazı gruplar geçmişte büyük isimler olarak hatırlanırken bazıları sahneye çıktıkları anda neden hâlâ büyük olduklarını yeniden kanıtlarlar.
Rush ise işte tam da bu noktada yer alıyordu Washington’da ikinci grup olarak.